"Kendine kabir değil, kendini kabre hazırla”

                                                                                     İsmail KOCAOĞLU


        Canım yavrum 29 yaşında olmasına rağmen son derece olgun, yardımsever, alçak gönüllü, çok güzel yüzlü bir gençti. Yaşıtlarının yanında hep olgun, yol gösterici bir hal sergiler güzellikler yapmaya çalışarak örnek olurdu. Çalıştığı kurum nedeni ile Fatsa ve civar köylerden ve ilçelerden iş takibine gelen gariban, yol-yordam bilmeyenleri odasında oturtup çay ikram eder, kendisi tüm evrakları hazırlayıp ellerine verirdi. Ağabeyi Kadir ile çok iyi anlaşırlar akşam iş çıkışı beraber eve gelirlerdi. İkisini arabadan inip şakalaşarak eve girmelerini büyük bir gururla izlerdik babaları ile birlikte. “Allahım bana böyle güzel ahlaklı evlatlar verdiğin için sana binlerce hamd ve şükürler ediyorum” diye dualar ederdik.
 

       Bu mutlu ve huzurlu günlerimizde yavrumda halsizlik ve yorgunluk belirtileri başladı ve bir takım tetkikler sonucunda o şifasız hastalığı öğrenmiş, büyük bir şok yaşamıştık. Derdi veren dermanını da verir elbet deyip düştük Ankara yollarına, uzun bir tedavi süreci yaşamamıza rağmen yavrum her geçen gün sararıp soluyor, elimiz kolumuz bağlı bekliyor, duadan başka elimizden birşey gelmiyordu. Perihan’ı, Kadir’i ve Muradımızı o günlerde tanımıştık, oğlum Kadir’in bir arkadaşının evinde Kadir ile tanışmışlar ve gurbette olan bu insanlara ziyarette bulunalım demişler, evleri hastaneye yakın olduğu için akşamları bizi ziyarete geliyorlardı, İsmail ve Murat çok iyi anlaşıyorlardı.
 
 
       Yavrum durumunun farkındaydı artık, birgün bana anne biz memlekete dönelim burada yapacak birşeyimiz yok demişti, sanki sevdikleri ile son kez birlikte olmak isteemişti. Öylede oldu her gelenle helalleşmişti vefatından iki gün önce ablasına, ablacığım bu gece benim üstüme annemin çeyiz olarak hazırladığı yorganımı ört dedi, ertesi gece cuma gecesiydi bana döndü anneciğim benim siyah takım elbiselerimi hazırla lütfen, ben yarın cuma namazına gideceğim, dediğinde yavrum sen nasıl gideceksin bir bardak suyu ben veriyorum ağzına deyince sen göreceksin ben yarın yeniden doğmuş gibi olacağım dedi ve sağ tarafına döndü elini kaldırdı ve sanki bu dünyayı arkasına itti ve bana anneciğim ben gideceğim yeri gördüm burası karanlık, burası zindan fakat gideceğim yer çok farklı anlatılmaz güzellikler var sakın benim arkamdan ağlama, üzülme dedi ve yüzüne yayılan tatlı bir mutluluk ifadesi ile derin bir uykuya daldı.
 
 
       Ertesi gün sela verilirken yavrum ruhunu teslim etti, hemde küçük bir acı ve ızdırap olmadan, sanki bir gül bahçesine adım atar gibi. Fatsa’da yaşayan bir meczup vardı, onu herkes itip-kakıp hor görürken İsmailim onu haftada bir hamama götürür her gün karnını doyurur, yakından ilgilenirdi. O genç gelmiş bizim evin merdivenlerinde oturuyormuş, eve gelenler karnını doyurmuşlar hadi şimdi git burası çok kalabalık İsmail abin vefat etti demişler. Hayır yalan söylemeyin ben İsmail abimi camide namaz kılarken gördüm hatta damat gibi süslenmiş siyah takım elbise giymişti demiş. Bunu bana anlattıkları zaman oğlumun bir gece söyledikleri geldi aklıma hemen dolabı açıp siyah elbiseleri kontrol ettim ütüsü hiç bozulmadan günlerdir asılı duran o elbise giyilmiş ve diz izleri oluşmuş ve çok farklı bir koku sinmişti elbiselere.
 
 
       Yavrumun vefat ettiğini söylemediğimiz yaşlı bir akrabamız olan hanım hacca gitmişti, yavrumu orada görünce İsmail sen ne zaman geldin buraya demiş O’da ben çok oldu geleli ama seni karşılamak için bekledim demiş. Daha sonra yine akrabalarımızdan olan bir hanım İstanbul’a gezmeye gitmişti, Eyüp Sultan Camii’ni ziyarete gitmişler, İsmail’i ön saflarda yanında aynı yaşta bir genç ile namaz kılarken görmüş.
 
 
       Yavrumu o kadar çok rüyasında görenler oluyor ki hep güzellikler içinde, mutlu görüyorlar ben de öyle olduğunu umut ediyorum. Bizde Rabbimin bize verdiği görevleri yerine getirmeye çalışarak, sabır ve şükür içinde kavuşma gününü bekliyoruz.
 
 
                                                                                                     Sabri - Elmas KOCAOĞLU / Fatsa
 


 

 “Rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır”.

       Biz bu güzel ve özel aileyi 1997 yılının başlarında tamamen bir tevafuk sonucu tanıdık. Aslında bizi yönlendirenden habersiz bir takım şeyleri kendimizden sanıyoruz, bunun böyle olmadığını şimdi daha iyi anlıyorum. Ben bu aileyi yalnızca Allahın rızasını almak, gurbette olan bu insanlara biraz olsun destek olabilmek için tanışmıştım, çünkü maddi olarak hiç bir şeye ihtiyaçları yoktu aama manevi destek için ben yanlarında olmak istemiştim.
 

        Eşimin ve benim yavrumdan sonra böyle işler ile uğraştığımızı sanıyorlar, fakat biz hep buyduk ve inşallah da hep bu oluruz. Sevgili İsmail’i hasta yatağında tanımıştım, ona arada bir evde farklı şeyler yapar götürürdüm, o da severek yerdi, Fatsa’ya dönmeye karar verdikleri bir akşam elimi tuttu ve hakkımı helal etmemi istedi ve bana söz ver yengeciğim, şartlar ne olursa olsun Fatsa’ya gelip bizi ziyaret edin demişti. Vefat haberini aldığımız gün yavrum çok ağlamıştı İsmail abisi için, çünkü onu çok sevmişti. Ağustos ayında İsmail’e verdiğim sözü tutmak, hem de başsağlığı için Fatsa’ya gittik. Yavrum İsmail abisinin kabrini suluyor Elmas teyzede yanında duruyordu.
 
 
       O anı hiç unutamıyorum bir yavruma bir İsmail’in kabrine bir de Elmas teyzeye baktım, içimden aman Allah’ım Elmas teyze nasıl dayanıyor, ben olsam çıldırırım demiştim ve yalnızca iki ay sonra Elmas teyze yavrumun kabrini suladı.
Biz Fatsa’dan, Trabzon’a kadar her ilde kalarak Karadeniz’in güzelliklerini görmek için gezmiştik. Trabzon’da misafirhanede bir gece kalmıştık, yavrum sabah uyanınca anneciğim ben rüyamda İsmail abimi gördüm bana; sen kaç gündür ne güzel yerler, tıpkı Cennet gibi diyorsun ama Cennet çok daha güzel dediğini ve İsmail abisinin kendisini gezdirdiğini söylemişti.
 
 
       Ankara’ya dönüşümüzde önde bir kaza olmuş yol bir süre trafiğe kapanmıştı, yavrum önde oturuyor dikiz aynasından arkadaki arabaya bir takım işaretler yapıyordu, bir ara anneciğim ben hemen geliyorum dedi bir süre sonra da elinde bir leblebi torbası ile geldi, aynadan arkadaki arabada bulunan insanlarla dost olmuştu. Daha sonra sıkılıp arabadan indi ve bir süre sonra fındık torbası ile geldi, biz arabanın yanında yolun açılmasını beklerken arabada bulunan termostaki su ve meyve sularını, yolda yesinler diye aldığım poğaçaları, börekleri bitirmişti nerde dediğimde ise küçük çocuklar vardı acıkmışlardı onlara verdim demişti.
 
 
       Ankara’ya girene kadar arabalara el salladı onlarda yavruma. Yavrumu kaybettikten bir yıl sonra rüyamda Nilüfer bir ayakkabı mağazasında Murat’ıma ayakkabı giydiriyordu, oğlum sen ne yapıyorsun burada gel evimize gidelim dediğimde hayır anneciğim akşam Nilüfer ablam ile İsmail abimin düğünü var, ablam bana onun için ayakkabı aldı ben gelemem şimdi düğüne gideceğiz dedi. Daha sonra Nilüfer gelinlik, İsmail siyah damatlık giymiş yavrum da Nilüfer ablasının duvağını tutuyordu üçü birlikte çeşit çeşit güllerin olduğu bir bahçeye girdiler, bahçenin ortasında çok güzel üç katlı bir köşk vardı, üçü birlikte o köşke girdiler.
 
 
       Ertesi sabah rüyamı Güler hanıma anlattığım zaman çok şaşırdı, çünkü kendisi de bir kaç gün önce Nilüfer’in elinde alyans görmüş kızım niye bize söylemedin nişanlandığını, hem kimle nişanlandın deyince anneciğim ben daha sonra seninle tanıştıracağım demiş, onu en çok şaşırtan ise ortanca kızı Neslihan’ın benim rüyama çok benzeyen bir rüya gördüğünü anlatmış, aynı bahçe ve köşkü görmüş, Nilüfer bu benim evim diyormuş rüyasında.
 
 
       Acaba bunların hangisi rastlantı, sıradan rüyalar ya da karşılaşmalar. Güler hanımın dediği gibi bizler rolümüzü oynuyoruz, rollerimiz çok önceden verilmiş derdi. Haklısın Güler ablacığım ruhun şad olsun.
 

 
 
SOL YANIM ACIYOR ANNE

 

 

 Merhaba anne, yine ben geldim.
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
Ali ‘Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder’ demişti de
Onun için söylüyorum, geçen hafta öğretmen,
Sağ elimde sarımsak, sol elimde soğan dedirte dedirte
Öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık Anne sağım neresi, solum neresi.
Hani geçen geldiğimde “şuram acıyor işte şuram” demiştim de
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
Bak şimdi söylüyorum, şuram işte,
Sol yanım çok acıyor anne.
Hem de her gün acıyor anne her gün.
Dün sabah annesi Ayşe’nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi, yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, “hadi yavrum sınıfa” dedi.
Ben de ağladım, ağladım hiç de utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi.
“Düştüm dizim çok acıyor” dedim yalan söyledim anne.
Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.
Bugün bende saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim, babam ‘ben bilmem ki kızım’ dedi.
“Bari okula sen götür” dedim, ‘kızım, iş’ dedi.
Bende “banane dedim, ağladım, ‘kızım, ekmek’ dedi babam.
Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne.
Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.
Zeynep ‘annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş’ dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor.
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Uff babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.
Biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne.
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını, çiçeklerini kim koparıyor.
İzin verme anne ne olur toprağına el sürdürme.
Eve gidince aklıma geliyor bide bunun için ağlıyorum anne.
Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.
Anne her gelişimde aldığım topraklarını şu kavanozda biriktirdim.
Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne, bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
Ha unutmadan, öğretmen anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım.
Öğretmen anlarsa çok kızar ama banane kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki neyi, nasıl anlatacağım anne.
Senin adın geçince sol yanım acıyor anne, hiç bir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum, kağıda böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne, toprağını öpeyim, sende rüyama gel beni öp.
Mutlaka gel anne,
Sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.
Sol yanım acıyor anne, işte tam şurası,
Sol yanım çok acıyor anne.
Seni çok özledim, anne çook...
                                                                                    M. ÖZTÜRK
 
 
 
"Ey kardeşim, sana yaptığım tavsiyeyi aklında tut, kaybolmama-sına dikkat et.
Ölümü özüne sevdir, nasıl olsa gelecektir."
                                                                                                 Hz. Ebubekir

 
Yürek söyledi, kalem dinledi, kalemse; Dil oldu lal bir sevdaya"
 
 

SON SECDE

       Mesut, çayından çektiği son yudumla hatıraların içine öyle dalmıştı ki ancak dilindeki yanığın sızısı ile içinde bulunduğu çağa geri dönebildi. Sanki dün gibiydi, hayaller kuruyordu, okuyacak, vatanına, milletine ve bütün insanlığa faydalı olacaktı. "Zaman su gibi akıp gidiyor" diye mırıldanınca, Hatice meraklanarak "Hayırdır, Mesut bir derdin mi var?" yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi Mesut'un, yüzünü bundan sonra hayatını paylaşacağı Hatice'ye çevirdi. İkisinin de gözlerinde mutluluk pırıltıları vardı. Bu onların en mutlu günüydü, ikisi de tam aradıkları gibi bir eş bulduklarına inanıyorlardı. Evlenip yuva kurmuşlar, şimdi Mesut'un görev yapacağı Azerbaycan'a doğru ilerliyorlardı. Mesut hizmet aşkı ile dolu bir gençti. Evlerine vardılar.

       Zaman freni patlamış bir otobüs gibi geçip gidiyordu. Evleneli iki yıl olmuştu. Mesut çok sevdiği kalemini eline almış, yine şiir yazıyordu. O gece üç ayların başlayacağı geceydi, sık sık yaptıkları nefis muhasebesinin tam sırası diye düşünüyordu. Mesut'un aklına bir fikir geldi.

       "Hatice, var mısın bu geceyi ibadetle geçirelim?" Hatice tereddütsüz kabul etti.

       "Bir çay demlesen de uykumuz biraz açılır." dedi Mesut. Hatice mutfağa gitti.

       Mesut'un içinde sebebini bilmediği garip bir heyecan, bir duygu yoğunluğu vardı. Şiirinin son kıtasını büyük harflerle yazıp, sehpaya bıraktı, abdest alıp salona geçti. Önce yatsı namazını kıldı, ardından gözyaşları içinde dua ederek Allah'tan kendisinin ve ümmetin affı için yalvardı. Bir ara göğsünün sıkıştığını hissetmiş, bunu duadaki heyecanına bağlamıştı. Kaza namazı kılmak için namaza durdu. Hatice de mutfaktaki işini bitirip, bardakları oturma odasına getirmişti, gözü sehpadaki şiire ilişti, "Her zamanki gibi döktürdü" diyerek şiiri okumaya başladı. Okudukça Hatice gözyaşlarına boğuluyordu. Öyle duygulu öyle içten yazmıştı ki ağlamamak mümkün değildi. Hele de şiirin son kıtası en vurucu yeriydi. Hatice sesini biraz yükselterek son kıtayı okudu.

       "Bir gün isyankar nefsimi alıp cehenneme atacağım, Allah'ım kutlu bir gecede secdeye varıp kıyamette kalkacağım."

       Gözyaşlarını silerek Mesut'un yanına gitti. Mesut secdede idi. Bir süre seslenmeden Mesut'un kalkmasını bekledi. Fakat Mesut yerinden kımıldamıyordu. Hatice önce pek endişelenmediyse de sonra dayanamadı secdedeki Mesut'a dokundu. Bir anda dünya başına yıkılmış, her yer adeta karanlıklara bürünmüştü. Çünkü, Mesut'un Allah sevgisi ile dolu kalbi bu gecenin heyecanına dayanamayıp durmuştu. Kıyamet gününe kadar sürecek bir yalvarış için secdede son nefesini vermişti.