"Ey huzura kavuşmuş insan; 'O'ndan, 'O' senden razı olarak,
Rabbine dön kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir."
Fecr Suresi, 89:27, 28, 29, 30

CENNETİN DÜNYADAKİ EMANETLERİ
 
(Emine NURHAN HORASANLI ve Yavrusu Beyza Emel HORASANLI)
 

           Eşim ile doktor olarak görevli gittiğimiz Hac döneminde Mekke'de bir doktor ağabeyimiz aracılığı ile tanıştık. Bizim tanışmamız öyle sıradan bir tanışma ve görüşme olarak algılanmamalı, çünkü orası Kâbe-i muazzamanın bulunduğu Mekke şehri idi. Hastanede ise eşim bayan hastaların bulunduğu bölümde, ben ise erkek hastalarla ilgileniyordum.

         Ankara'ya döndükten sonra Annem ve Babam eşimi istemeye gittiler. Döndüklerinde anneme müstakbel gelinini nasıl bulduğunu sorduğumda, ilk defa görüşmeme rağmen bana öyle sıcak sarıldı ki kızım gibi sevdim demişti. Aralarında müthiş bir muhabbet bağı oluşmuştu. Bizden istenen düşünme süresi sonunda, aracı olan kişiye olumsuz cevap verilmesi beni çok üzmüştü, çünkü bunu haketmiyordum. O an için bunu paylaşabileceğim en yakın insan annemdi. O'na telefon ederek bunu anlattımn. Hem endişeli, hem üzgün, hem kızgındım. Annem'de çok üzülmüştü ama beni teselli etmeye çalışarak nasip ise olur demişti. O gün annem, teyzem için birlikte hastaneye muayeneye geleceklerdi. Annem ikindi namazını kılıp hastaneye gitmeyi düşünüyor. Namaz kılarken secde'de ruhunu Rabbi'ne teslim ediyor.
Ben hastanede muayene ettirmek için teyzemle annemi beklerken, cansız bedeni ile karşılaştım. Bütün dünyam karardı. Yaşamak, çalışmak, okumak, uyumak anlamını yitirmişti. İmanım olmasa herşey olabilirdi, ama Allaha şükürler olsun ahiret vardı. İnşaallah annemi Cennete uğurladık. O dönemde eşim Allah (c.c.) razı olsun bana çok destek oldu.

          Bu olaydan sonra evliliğimize izin vermeyen babası razı oldu ve 2.5 ay sonra evlendik. İbrahim Taha ve Muhammed Yasin isminde iki evladımız oldu.
Herşey yolunda gidiyor ve çok mutluyduk. Sanki yüzlerce yıldır eşimi tanıyor ve bir elmanın iki yarısı gibi birbirimizi tamamlıyorduk. Bir gün eşimin elinde ve yüzünde hafif şişmeler başlaadı. Teşhis için tetkikler yapılırken, sol böbrek üstü bezinde kitle (ur) tesbit edildi. Ameliyat edilmesine karar verildi. Bu kitlenin mikroskobik incelemesinde, tedavisi olmayan kötü huylu bir kanser teşhisi konuldu. Bir doktor olarak hastalığın seyri gözümün önünden bir filim şeridi gibi geçti. Umutlarım, hayallerim ve geleceğim dondu. Bu dönemde bu teşhisi eşim dahil kimseye söyleyemedim. Sadece birkaç çalışma arkadaşım ve doktoru biliyordu. Eşim doktor olmasına rağmen bana güveni sonsuzdu ve hiçbir dosyayı incelemedi.
Bu arada beni ve eşimi bir imtihan daha bekliyordu. Eşim hamile idi. Aslında yapılan bütün tedaviler ve tetkikler bebek için tehlikeli idi ve onun hayatta kalmasını engelleyen şeylerdi. Bu konuda uzmanlar ile görüştük. Biz doktorduk ama, herşeyden önce biz anne ve babaydık. Kararı doktorlarımıza bıraktık, ancak bizde onun yaşamasını istiyorduk. O zamanlarda hep Yunus (a.s.)'ın balığın karnında ettiği duaları okuyorduk. Rabbim onun doğmasını murad etti ve Beyza Emel'imiz doğdu (yaşamaması için gereken herşey yapılmasına rağmen). Doğduğunda böbreği ile ilgilliküçük bir sorunla birlikte, kalbinde büyük bir problemle karşılaştık.

        Bu problem için, ancak yurtdışında büyük merkezde ameliyat edilirse yavrum hayatta kalabilirdi. Ne olursa olsun, o bizim yavrumuzdu. Hayatta hep tam olan şeylere mi şükredecektik, bir problem olduğunda o yavruyu red mi edecektik?

        Yurt dışına hem kızımın, hem de eşimin tedavisi için gitmek Rabbimin izniyle nasip oldu. Bu konuda bir çok sıkıntı ve engellerle karşılaştım, ama bu zorlukları Rabbimin izniyle aştım. Yavrum başarılı bir ameliyatla sağlığına kavuştu, ancak geçirdiği hastalıklar ve ameliyatlar onun yaşıtlarından geri kalmasına sebep oldu. Beyza'm bize engelli insanlara, önce bir insan, sonra bir hekim olarak, nasıl davranmamız gerektiğini öğretti. O küçük cismiyle büyük bir görev yüklenmişti. Öyle aileler varki, maddi olarak hiç bir sıkıntıları olmamalarına rağmen engelli bir evladı doğmadan öldürebiliyor ya da terkediliyorlardı. Herşeye rağmen dünyaya geldiyse o bizim canımızdı, ona sahip çıkarak, onun için herşeyi yapmalıyız.
Eşim hastalığı konusunda "Ben kendimi şanslı hissediyorum, çünkü ben bir uyarı aldım, bu uyarı doğrultusunda hareket etmek için zamanım oldu. Bunun için Allah'a şükrediyorum. Diğer insanlar ne zaman ölüm ile karşılaşacaklarını bilmiyorlar, ölüm onları her an gaflette yakalayabilir. Belki gün ve saat olarak bilmiyorum ama bu hastalığın sonu belli", Allah'a tevekkül ile hastalığın tedavisinde fiili dua arasındaki hassas dengeyi çok iyi kurmuştu. Eşimin yurtdışında tedavileri planlandı ancak milyonda 1-2 kişide rastlanan bu hastalığın tedavisinde yapılacak şeyler sınırlıydı. Bu durumda Türkiye'ye döndük. Bu arada Kur'an-ı Kerim ve Risaleleri okumayı, namaz kılmayı devam ettiriyorduk. Önceleri namazları çocuklara örnek olması için hep birlikte kılardık. Daha sonra namazı çok zor ve oturarak ancak kılabildiği için, çocuklar görüp üzülmesinler diye yatak odasındoa kılmaya başlamıştı. Namazını asla terketmedi. (Daha sonradan öğrendiğime göre eksik hiç namazı yokmuş, hepsini daha önceden kılmış.)

        Ben Hacca gittiğimde inşaallah hayırlı bir evlilik yaparsam buralara eşim ve çocuklarım ile gelip dua edeceğim demiştim. 2001 yılında çocuklarım ve eşim ile Umre ziyareti yaptık. Yavrularım Kabe'yi gördüklerinde anneleri ve kardeşlerinin iyileşmeleri için dua etmelerini söylemiştim ve hep beraber dua etmiştik. Eşim bana çocukları emanet ederken, iyi giydir, iyi yedir, okut gibi dünyevi isteklerde bulunmuyordu. Onlarla ilgili tek endişesi ahiretleri konusunda idi. Hastalığı esnasında yavrularımızın ettikleri duaların özellikle Kabe'de edilen duaların, kendisinin iyileşmemesi veya ölmesi durumunda onların dualarının Allah (c.c.) tarafından kabul edilmediğini düşünmemelerini istiyor ve bana bu konuda Risalelerde ve Kur'an'da dualarla ilgili bölümleri okumamı, anlatmamı istiyordu.


          Ben sürekli eşimin iyileşmesi yönünde dua ediyor ve koşturup duruyordum. Bazı ağır hastalar için iki iyilikten birini nasip et derken bu duayı eşim için yapamıyor, sanki onu ellerimle tutuyor bırakmak istemiyordum. Bunu farkeden eşim bana bir takım mesajlar vermeye başladı. Tedavisi mümkün olmayan hastalıklarda belli bir süreden sonra ölümü dilemenin intihar anlamına gelmeyeceğini sürekli vurguluyordu. Ağırlaşınca hastaneye yatırdık vefatından bir gün önce yavrularını görmek istedi. Tam onbeş gündür hastanede yatıyordu. Onlara sarıldı sevdi, uzun kalmalarını istemedi. Beyzamız'a ise ayrı bir hüzünle baktı. Belkide o anda onunla birlikte gelmesi için dua etti. O gece durumu ağırlaşmıştı ve burnundan kan gelmişti, o esnada bana "Eyüp makas ver keselim artık" dedi. O anda bana anlamsız gelen bu sözler aslında anlamlıydı. Ben dünyevi istekler uğruna onu tutmaya çalışırken, o dünya defterini kapatmış, ahirete yönelik hesapları yaparken, ben onu sanki dualarımla tutuyordum. Daha sonra Rabbim onun hakkında hayırlısı ne ise nasip et diye dua etmeye başladım. Ertesi gün durumu daha fazla ağırlaşan eşimin başında Kur'an-ı Kerim okuyor, Kelimeyi Tevhid söylüyorduk. Bir ara beni ayağa kaldırın, kalkmak istiyorum dedi. Aslında tansiyonu çok düşük olduğu için kalkması hem sağlığı için tehlikeliydi, hem de zordu ama ısrar etti. Yardımcı olarak ayağa kaldırdım. Ayakta durdu, başını hafifce sağa eğdi ve hoşca bir sesle hoşgeldiniz dedi.

                                           "O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner
                                              Azrail'e hoşgeldin diyebilmekte hüner"...

           Sonra beni yatırın dedi. Ne için ayağa kalktı, kimi gördü, niye hoşgeldiniz dedi anlamadık. Ancak büyük bir insan yatarak karşılanmaz, ayağa kalkılır ve hürmetle karşısında durulur. Bu Peygamber Efendimiz (s.a.v.) veya ölüm meleği veya her ikisi olabilirdi......

           O gün Berat Kandili arefesi idi. Durumu daha da ağırlaştığı için Öğle ve İkindi namazını yattığı yerde kıldı. İkindi namazından kısa bir süre sonra ruhunu teslim etti. On yıllık hayat arkadaşımı kaybetmiştim. O'nu Hac'da, Mekke'de, Kabe'de, Cebel-i Rahme'de tanımıştım. Şimdi ise yalnızdım. Bedenim, ruhum, dünyam sarsıldı. Emanetlerine nasıl sahip çıkacaktım. Onlara nasıl anlatacaktım. Yavrularımın okuldaki öğretmenleri ve müdüre hanımları bana çok yardımcı oldular. Allah razı olsun onlardan.

         Beyza'm çok küçüktü ona hiç bir şey anlatamadık, ama o lisanı halimizden annesinin vefatını hissediyordu. Üzgün ve durgun bir hali vardı. O zamanda anneannesi ona bakıyordu ama ya sonra.. ben ona nasıl bakacaktım. Geçirdiği hastalık ve ameliyatlar sonunda yaşıtlarından geri kalmıştı. Eşimin emanetlerine nasıl bakacaktım. Paranın çözemeyeceği şeyler vardı.

         Bir ay sonra Beyza tekrar rahatsızlandı. Yoğun bakımda tedaviye başlandı. Bizi arayıp Beyza'nın huzursuz olduğunu ve gelmemizi istediler. Yavrumu yoğun bakımda gördüğümde, bana öyle bir baktı ki unutamam, sanki beni burada niye bırakıp gittin dercesine. O gece onun yanında kaldık, biraz sakinleşti.

        Anlamlı söz çıkaramayan Beyza'm "Anne, Anne" dedi. Acaba Annesini mi görüyordu. Annesinden bir ay iki gün sonra Rabbim yavrumu annesinin yanına aldı. Çocuğumla her güne bir Dua (Senai DEMİRCİ) isimli kitapta Beyzam'ın vefat ettiği güne (21.11.2002) ise çok anlamlı bir tevafuk idi.

        Beyzam'ın annesinden sonra vefat etmesi, Allah (c.c.)'nin bir hikmetidir. Çünkü Beyza ve Annesi arasında çok farklı bağ ve iletişim vardı. Aslında geriye doğru baktığımda ikisinin de tıbben belirlenen ömürleri, yaşadıklarından daha kısaydı. Rabbim bilimsel istatistiklerin zıddına sanki ikisinin birbirine ömür, hayat vermelerini sağlamıştı. Anne yüreği fırklıdır. Allah (c.c.) eşime yaşarken evlat acısı yaşatmamıştı. Bu ayrı bir ihsandı.

ANNEM 

  Rabbim bu gece uykumu çok tatlı yap
 Rabbim bu gece rüyamı çok tatlı yap
   Rabbim bu gece ruhumu meleklere kat
       Anneciğim sende benimle yat, benimle yat
 

          Beyzam'da Cennet çocuğu olarak seçildi ve o, ona en güzel şekilde bakacak olan eşimin yanına uçtu. Ben, eşimin bana güzel emanetleri olan İbrahim Taha ve Muhammed Yasin için yaşamak zorundayım.Ayrıca, imtihanın büyük ve yolun çetin olduğu bu dünyada yaşadığım süre içinde eşim ve sevgili Beyzam'dan ebedi ayrılmamak için hem ben, hem de yavrularım Kur'an'dan ve Peygamberin sünnetinden hiç ayrılmamalıyız, çünkü başka şansımız yok. Bu zamana kadar, kendi kudretim ve gücümle ayakta kalamazdım. Dostlarımın, arkadaşlarımın dualarıyla, Allah'ın lütfu inayetiyle oldu. Bundan sonrasında da ben kendi irademle, kendi ibadetlerimle kazanamayacağım, Cennet için dostlarımdan dua bekliyorum.

         "Bir de o kimseler, arkalarında zayıf ve küçük evlatlar bıraktıkları takdirde, onların akıbetleri hakkında nasıl endişelenirlerse, başkalarının arkada bıraktıkları çocuklar ve kendi himayeleri altındaki yetimler hakkında aynı endişeyi taşısınlar" Nisa suresi, 4-9.
En ziyade musibete ve meşakkate griptar olanlar insanların en iyisi, en kamilleridir. Başta Hz. Eyüp (r.a.), enbiyalar, evliyalar, sonra salih kullar. Cenabı Hak sevdiği bir kuluna normal ibadetleri karşılığında kazanamaycağı, onun istediği bir lütuf bir makam vermek istediği zaman onu büyük musibetlerle sınayıp, sınavı geçmesi halinde istediklerine kavuşmasını sağlarmış.

         Kardeşim ve eşi Allah (c.c.) onlardan razı olsun, zor günlerimizde hep bizim yanımızda oldular. Yengem ve eşim arasında güzel bir muhabbet bağı kurulmuştu, Beyzam'ın vefatından 1, 2 gün önce eşimi hatırlamış ve hüzünlenmiş, öğle vakti biraz uyumuş, rüyasında eşimin ona telefon ettiğini görmüş, konuşurken arkadan bir takım sesler duyunca "Emine abla nerdesin o sesler kimlere ait dediğinde eşim cevap vermemiş fakat arkadan biri Erzincanlı şehidin (ismini hatırlamıyor) yanındayım deyince, arkadan bir ses Habibi Ahmet Mumammedin yanındayım desene demiş, fakat yengem o anda eşimin Peygamber efendimizden Beyzayı isdiyeceğini düşünmüş 1, 2 gün sonra da Beyzam vefat etmiş, eşim ismini kendisinin koyduğu Beyza Emel'ine kavuştu.

       Beyzanın vefatından sonra, bir arkadaşımın 7-8 yaşlarındaki kızı rüyasında kendisinin öldüğünü ve kabirde meleklerin gelerek Rabbin kim, Peygamberin kim diye sorduklarını, bunları bilince kabrin bir anda yeşil büyük bir bahçeye dönüştüğünü ve orada Peygamber (s.a.v.) efendimizi gördüğünü kucağında ise Beyzam'ın olduğunu görüyor, kendisi de Peygamber efendimize doğru gidiyor. Bu o kız çocuğu küçük yaşına rağmen tesettüre uymaya çalışan küçük bir yavrudur.
                                                                                                                                 Eyüp HORASANLI

 

ANNE ÜŞÜYORUM
Anne bak üşüyorum
Isınmak istiyorum
Kucağın nerde anne
Şefkatin nerde
Hayır şeker, karamela istemiyorum
Çizgi film oyuncak istemiyorum
Anne sana geliyorum
Fakat ellerim bom boş
Gözlerin ölmüş
Fakat sen kimsin
Anne sen nerdesin
Soruyorum bak anne
Korkuyorum bak anne üşüyorum
Bu yaldızlar bu yapma kuşlar
Bu yalancı memeler
Bu naylon bebekler
Düşümde bir dal görüyorum
Üstünde çiçekler
Anne bak ölüyorum
Anne sana geliyorum

HÜSNİYE NİNE
 
"Kanaatten hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse padişah olmadı".

         Bundan 26 yıl önce küçük bir kasabada görev yapan bir doktor hanımefendi anlatmış. Kasabada beş evladını savaş meydanlarında şehit vermiş Hüsniye nine ile tanıştım, Hüsniye nine kızının çamaşır yıkayarak kazandığı üç beş kuruşla geçiniyordu, kasabanın Müftüsü Hüsniye nine hakkında bana şunları anlatmıştı, bu muhterem kadın, Kuran'dan bir iki küçük süre ve fatihadan başka bir şey bilmez. Para verirsin almaz, kendi parasıyla aldığı ekmeği suya bandırarak yer, o hakiki bir müminedir. Nedendir bilinmez, kasabanın zenginleri şefkat ve yardımda kolları kısaydı, bu muhterem kadına yardım edebilecek devlet kurumları da maalesef yoktu, bende şunları söyledim, bu kadıncağızın ekmek parasını vereyim, ama kendisine bu yardımın Kızılay'dan olduğunu söylersin. Hüsniye nineye yardımda bulunmak bana nasip oldu.

         Aradan birkaç ay geçti. Bir soğuk kış gecesi, rüyamda yemyeşil bir üzüm bahçesinde dolaşıyordum, karşıdan Hüsniye nine doktor hanım bana üzüm verir misin? diye sordu, uyandığımda dışarıda bir gürültü duydum, dışarı baktığımda evimin yanındaki manav üzümcüden üzüm alıyordu rüyanın etkisiyle üzüm satın aldım ve Hüsniye ninenin evine gittim, Müftü de oradaydı, Hüsniye ninenin hasta olduğunu öğrendim ve yattığı odaya girdim, Hüsniye nine doktor hanım evladım demek üzümlerimi getirdin, dedi.

          Birkaç tane üzüm yedikten sonra şunları ekledi "Ben artık Allah'a kavuşuyorum, evladım bana Kuran oku." Ben de aşağı yukarı altı yedi ayet okudum, birden bire ağlamaya başladı beni kaldırın dedi. Müftü efendi ve ben onu ayağa kaldırdık, ayakta zor duruyordu, birden kelime-i şahadet getirmeye başladı, gözlerini küçük kulübesindeki pencereye dikti ve yüzünde bir tebessüm ve yüksek sesle neden zahmet buyurdunuz, Ya Resulullah dedi,