
Eşim ile doktor olarak görevli gittiğimiz Hac döneminde Mekke'de bir
doktor ağabeyimiz aracılığı ile tanıştık. Bizim tanışmamız öyle
sıradan bir tanışma ve görüşme olarak algılanmamalı, çünkü orası
Kâbe-i muazzamanın bulunduğu Mekke şehri idi. Hastanede ise eşim bayan
hastaların bulunduğu bölümde, ben ise erkek hastalarla ilgileniyordum.
Ankara'ya döndükten sonra Annem
ve Babam eşimi istemeye gittiler. Döndüklerinde anneme müstakbel
gelinini nasıl bulduğunu sorduğumda, ilk defa görüşmeme rağmen bana
öyle sıcak sarıldı ki kızım gibi sevdim demişti. Aralarında müthiş bir
muhabbet bağı oluşmuştu. Bizden istenen düşünme süresi sonunda, aracı
olan kişiye olumsuz cevap verilmesi beni çok üzmüştü, çünkü bunu
haketmiyordum. O an için bunu paylaşabileceğim en yakın insan annemdi.
O'na telefon ederek bunu anlattımn. Hem endişeli, hem üzgün, hem
kızgındım. Annem'de çok üzülmüştü ama beni teselli etmeye çalışarak
nasip ise olur demişti. O gün annem, teyzem için birlikte hastaneye
muayeneye geleceklerdi. Annem ikindi namazını kılıp hastaneye gitmeyi
düşünüyor. Namaz kılarken secde'de ruhunu Rabbi'ne teslim ediyor.
Ben hastanede muayene ettirmek için teyzemle annemi beklerken, cansız
bedeni ile karşılaştım. Bütün dünyam karardı. Yaşamak, çalışmak,
okumak, uyumak anlamını yitirmişti. İmanım olmasa herşey olabilirdi,
ama Allaha şükürler olsun ahiret vardı. İnşaallah annemi Cennete
uğurladık. O dönemde eşim Allah (c.c.) razı olsun bana çok destek
oldu.
Bu olaydan sonra
evliliğimize izin vermeyen babası razı oldu ve 2.5 ay sonra evlendik.
İbrahim Taha ve Muhammed Yasin isminde iki evladımız oldu.
Herşey yolunda gidiyor ve çok mutluyduk. Sanki yüzlerce yıldır eşimi
tanıyor ve bir elmanın iki yarısı gibi birbirimizi tamamlıyorduk. Bir
gün eşimin elinde ve yüzünde hafif şişmeler başlaadı. Teşhis için
tetkikler yapılırken, sol böbrek üstü bezinde kitle (ur) tesbit
edildi. Ameliyat edilmesine karar verildi. Bu kitlenin mikroskobik
incelemesinde, tedavisi olmayan kötü huylu bir kanser teşhisi konuldu.
Bir doktor olarak hastalığın seyri gözümün önünden bir filim şeridi
gibi geçti. Umutlarım, hayallerim ve geleceğim dondu. Bu dönemde bu
teşhisi eşim dahil kimseye söyleyemedim. Sadece birkaç çalışma
arkadaşım ve doktoru biliyordu. Eşim doktor olmasına rağmen bana
güveni sonsuzdu ve hiçbir dosyayı incelemedi.
Bu arada beni ve eşimi bir imtihan daha bekliyordu. Eşim hamile idi.
Aslında yapılan bütün tedaviler ve tetkikler bebek için tehlikeli idi
ve onun hayatta kalmasını engelleyen şeylerdi. Bu konuda uzmanlar ile
görüştük. Biz doktorduk ama, herşeyden önce biz anne ve babaydık.
Kararı doktorlarımıza bıraktık, ancak bizde onun yaşamasını
istiyorduk. O zamanlarda hep Yunus (a.s.)'ın balığın karnında ettiği
duaları okuyorduk. Rabbim onun doğmasını murad etti ve Beyza Emel'imiz
doğdu (yaşamaması için gereken herşey yapılmasına rağmen). Doğduğunda
böbreği ile ilgilliküçük bir sorunla birlikte, kalbinde büyük bir
problemle karşılaştık.
Bu problem için, ancak yurtdışında
büyük merkezde ameliyat edilirse yavrum hayatta kalabilirdi. Ne olursa
olsun, o bizim yavrumuzdu. Hayatta hep tam olan şeylere mi
şükredecektik, bir problem olduğunda o yavruyu red mi edecektik?
Yurt dışına hem kızımın, hem de
eşimin tedavisi için gitmek Rabbimin izniyle nasip oldu. Bu konuda bir
çok sıkıntı ve engellerle karşılaştım, ama bu zorlukları Rabbimin
izniyle aştım. Yavrum başarılı bir ameliyatla sağlığına kavuştu, ancak
geçirdiği hastalıklar ve ameliyatlar onun yaşıtlarından geri kalmasına
sebep oldu. Beyza'm bize engelli insanlara, önce bir insan, sonra bir
hekim olarak, nasıl davranmamız gerektiğini öğretti. O küçük cismiyle
büyük bir görev yüklenmişti. Öyle aileler varki, maddi olarak hiç bir
sıkıntıları olmamalarına rağmen engelli bir evladı doğmadan
öldürebiliyor ya da terkediliyorlardı. Herşeye rağmen dünyaya geldiyse
o bizim canımızdı, ona sahip çıkarak, onun için herşeyi yapmalıyız.
Eşim hastalığı konusunda "Ben kendimi şanslı hissediyorum, çünkü ben
bir uyarı aldım, bu uyarı doğrultusunda hareket etmek için zamanım
oldu. Bunun için Allah'a şükrediyorum. Diğer insanlar ne zaman ölüm
ile karşılaşacaklarını bilmiyorlar, ölüm onları her an gaflette
yakalayabilir. Belki gün ve saat olarak bilmiyorum ama bu hastalığın
sonu belli", Allah'a tevekkül ile hastalığın tedavisinde fiili dua
arasındaki hassas dengeyi çok iyi kurmuştu. Eşimin yurtdışında
tedavileri planlandı ancak milyonda 1-2 kişide rastlanan bu hastalığın
tedavisinde yapılacak şeyler sınırlıydı. Bu durumda Türkiye'ye döndük.
Bu arada Kur'an-ı Kerim ve Risaleleri okumayı, namaz kılmayı devam
ettiriyorduk. Önceleri namazları çocuklara örnek olması için hep
birlikte kılardık. Daha sonra namazı çok zor ve oturarak ancak
kılabildiği için, çocuklar görüp üzülmesinler diye yatak odasındoa
kılmaya başlamıştı. Namazını asla terketmedi. (Daha sonradan
öğrendiğime göre eksik hiç namazı yokmuş, hepsini daha önceden
kılmış.)
Ben Hacca gittiğimde inşaallah
hayırlı bir evlilik yaparsam buralara eşim ve çocuklarım ile gelip dua
edeceğim demiştim. 2001 yılında çocuklarım ve eşim ile Umre ziyareti
yaptık. Yavrularım Kabe'yi gördüklerinde anneleri ve kardeşlerinin
iyileşmeleri için dua etmelerini söylemiştim ve hep beraber dua
etmiştik. Eşim bana çocukları emanet ederken, iyi giydir, iyi yedir,
okut gibi dünyevi isteklerde bulunmuyordu. Onlarla ilgili tek endişesi
ahiretleri konusunda idi. Hastalığı esnasında yavrularımızın ettikleri
duaların özellikle Kabe'de edilen duaların, kendisinin iyileşmemesi
veya ölmesi durumunda onların dualarının Allah (c.c.) tarafından kabul
edilmediğini düşünmemelerini istiyor ve bana bu konuda Risalelerde ve
Kur'an'da dualarla ilgili bölümleri okumamı, anlatmamı istiyordu.
Ben sürekli eşimin
iyileşmesi yönünde dua ediyor ve koşturup duruyordum. Bazı ağır
hastalar için iki iyilikten birini nasip et derken bu duayı eşim için
yapamıyor, sanki onu ellerimle tutuyor bırakmak istemiyordum. Bunu
farkeden eşim bana bir takım mesajlar vermeye başladı. Tedavisi mümkün
olmayan hastalıklarda belli bir süreden sonra ölümü dilemenin intihar
anlamına gelmeyeceğini sürekli vurguluyordu. Ağırlaşınca hastaneye
yatırdık vefatından bir gün önce yavrularını görmek istedi. Tam onbeş
gündür hastanede yatıyordu. Onlara sarıldı sevdi, uzun kalmalarını
istemedi. Beyzamız'a ise ayrı bir hüzünle baktı. Belkide o anda onunla
birlikte gelmesi için dua etti. O gece durumu ağırlaşmıştı ve
burnundan kan gelmişti, o esnada bana "Eyüp makas ver keselim artık"
dedi. O anda bana anlamsız gelen bu sözler aslında anlamlıydı. Ben
dünyevi istekler uğruna onu tutmaya çalışırken, o dünya defterini
kapatmış, ahirete yönelik hesapları yaparken, ben onu sanki dualarımla
tutuyordum. Daha sonra Rabbim onun hakkında hayırlısı ne ise nasip et
diye dua etmeye başladım. Ertesi gün durumu daha fazla ağırlaşan
eşimin başında Kur'an-ı Kerim okuyor, Kelimeyi Tevhid söylüyorduk. Bir
ara beni ayağa kaldırın, kalkmak istiyorum dedi. Aslında tansiyonu çok
düşük olduğu için kalkması hem sağlığı için tehlikeliydi, hem de zordu
ama ısrar etti. Yardımcı olarak ayağa kaldırdım. Ayakta durdu, başını
hafifce sağa eğdi ve hoşca bir sesle hoşgeldiniz dedi.
"O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner
Azrail'e hoşgeldin diyebilmekte hüner"...
Sonra beni yatırın
dedi. Ne için ayağa kalktı, kimi gördü, niye hoşgeldiniz dedi
anlamadık. Ancak büyük bir insan yatarak karşılanmaz, ayağa kalkılır
ve hürmetle karşısında durulur. Bu Peygamber Efendimiz (s.a.v.) veya
ölüm meleği veya her ikisi olabilirdi......
O gün Berat Kandili
arefesi idi. Durumu daha da ağırlaştığı için Öğle ve İkindi namazını
yattığı yerde kıldı. İkindi namazından kısa bir süre sonra ruhunu
teslim etti. On yıllık hayat arkadaşımı kaybetmiştim. O'nu Hac'da,
Mekke'de, Kabe'de, Cebel-i Rahme'de tanımıştım. Şimdi ise yalnızdım.
Bedenim, ruhum, dünyam sarsıldı. Emanetlerine nasıl sahip çıkacaktım.
Onlara nasıl anlatacaktım. Yavrularımın okuldaki öğretmenleri ve
müdüre hanımları bana çok yardımcı oldular. Allah razı olsun onlardan.
Beyza'm çok küçüktü ona hiç bir
şey anlatamadık, ama o lisanı halimizden annesinin vefatını
hissediyordu. Üzgün ve durgun bir hali vardı. O zamanda anneannesi ona
bakıyordu ama ya sonra.. ben ona nasıl bakacaktım. Geçirdiği hastalık
ve ameliyatlar sonunda yaşıtlarından geri kalmıştı. Eşimin
emanetlerine nasıl bakacaktım. Paranın çözemeyeceği şeyler vardı.

ANNEM
Rabbim bu gece uykumu çok tatlı yap
Rabbim bu gece rüyamı çok tatlı yap
Rabbim bu gece ruhumu meleklere kat
Anneciğim sende benimle yat, benimle yat
"Bir de o kimseler, arkalarında zayıf ve küçük evlatlar bıraktıkları
takdirde, onların akıbetleri hakkında nasıl endişelenirlerse,
başkalarının arkada bıraktıkları çocuklar ve kendi himayeleri
altındaki yetimler hakkında aynı endişeyi taşısınlar" Nisa suresi,
4-9.
En ziyade musibete ve meşakkate griptar olanlar insanların en iyisi,
en kamilleridir. Başta Hz. Eyüp (r.a.), enbiyalar, evliyalar, sonra
salih kullar. Cenabı Hak sevdiği bir kuluna normal ibadetleri
karşılığında kazanamaycağı, onun istediği bir lütuf bir makam vermek
istediği zaman onu büyük musibetlerle sınayıp, sınavı geçmesi halinde
istediklerine kavuşmasını sağlarmış.
Kardeşim ve eşi Allah (c.c.)
onlardan razı olsun, zor günlerimizde hep bizim yanımızda oldular.
Yengem ve eşim arasında güzel bir muhabbet bağı kurulmuştu, Beyzam'ın
vefatından 1, 2 gün önce eşimi hatırlamış ve hüzünlenmiş, öğle vakti
biraz uyumuş, rüyasında eşimin ona telefon ettiğini görmüş, konuşurken
arkadan bir takım sesler duyunca "Emine abla nerdesin o sesler kimlere
ait dediğinde eşim cevap vermemiş fakat arkadan biri Erzincanlı
şehidin (ismini hatırlamıyor) yanındayım deyince, arkadan bir ses
Habibi Ahmet Mumammedin yanındayım desene demiş, fakat yengem o anda
eşimin Peygamber efendimizden Beyzayı isdiyeceğini düşünmüş 1, 2 gün
sonra da Beyzam vefat etmiş, eşim ismini kendisinin koyduğu Beyza
Emel'ine kavuştu.
Beyzanın vefatından sonra, bir arkadaşımın
7-8 yaşlarındaki kızı rüyasında kendisinin öldüğünü ve kabirde
meleklerin gelerek Rabbin kim, Peygamberin kim diye sorduklarını,
bunları bilince kabrin bir anda yeşil büyük bir bahçeye dönüştüğünü ve
orada Peygamber (s.a.v.) efendimizi gördüğünü kucağında ise Beyzam'ın
olduğunu görüyor, kendisi de Peygamber efendimize doğru gidiyor. Bu o
kız çocuğu küçük yaşına rağmen tesettüre uymaya çalışan küçük bir
yavrudur.
Eyüp HORASANLI

|
ANNE
ÜŞÜYORUM Anne bak üşüyorum Isınmak istiyorum Kucağın nerde anne Şefkatin nerde Hayır şeker, karamela istemiyorum Çizgi film oyuncak istemiyorum Anne sana geliyorum Fakat ellerim bom boş Gözlerin ölmüş Fakat sen kimsin Anne sen nerdesin Soruyorum bak anne Korkuyorum bak anne üşüyorum Bu yaldızlar bu yapma kuşlar Bu yalancı memeler Bu naylon bebekler Düşümde bir dal görüyorum Üstünde çiçekler Anne bak ölüyorum Anne sana geliyorum |

Bundan 26 yıl önce küçük bir kasabada görev yapan bir doktor
hanımefendi anlatmış. Kasabada beş evladını savaş meydanlarında şehit
vermiş Hüsniye nine ile tanıştım, Hüsniye nine kızının çamaşır
yıkayarak kazandığı üç beş kuruşla geçiniyordu, kasabanın Müftüsü
Hüsniye nine hakkında bana şunları anlatmıştı, bu muhterem kadın,
Kuran'dan bir iki küçük süre ve fatihadan başka bir şey bilmez. Para
verirsin almaz, kendi parasıyla aldığı ekmeği suya bandırarak yer, o
hakiki bir müminedir. Nedendir bilinmez, kasabanın zenginleri şefkat
ve yardımda kolları kısaydı, bu muhterem kadına yardım edebilecek
devlet kurumları da maalesef yoktu, bende şunları söyledim, bu
kadıncağızın ekmek parasını vereyim, ama kendisine bu yardımın
Kızılay'dan olduğunu söylersin. Hüsniye nineye yardımda bulunmak bana
nasip oldu.
Aradan birkaç ay geçti. Bir
soğuk kış gecesi, rüyamda yemyeşil bir üzüm bahçesinde dolaşıyordum,
karşıdan Hüsniye nine doktor hanım bana üzüm verir misin? diye sordu,
uyandığımda dışarıda bir gürültü duydum, dışarı baktığımda evimin
yanındaki manav üzümcüden üzüm alıyordu rüyanın etkisiyle üzüm satın
aldım ve Hüsniye ninenin evine gittim, Müftü de oradaydı, Hüsniye
ninenin hasta olduğunu öğrendim ve yattığı odaya girdim, Hüsniye nine
doktor hanım evladım demek üzümlerimi getirdin, dedi.
Birkaç tane üzüm yedikten
sonra şunları ekledi "Ben artık Allah'a kavuşuyorum, evladım bana
Kuran oku." Ben de aşağı yukarı altı yedi ayet okudum, birden bire
ağlamaya başladı beni kaldırın dedi. Müftü efendi ve ben onu ayağa
kaldırdık, ayakta zor duruyordu, birden kelime-i şahadet getirmeye
başladı, gözlerini küçük kulübesindeki pencereye dikti ve yüzünde bir
tebessüm ve yüksek sesle neden zahmet buyurdunuz, Ya Resulullah dedi,
